kitap imzalayan yazarın klişeleri. imza günü denen nanenin getirdiği kaçınılmaz sonlarının başlangıcı cümlelerdir. en sevdiğiniz yazara kitabınızı imzalatmak hem sizi, hem de yazarını onurlandıracaktır. lakin hiç düşündünüz mü, size yazılan o yazının da o imzanın da diğerlerinden hiçbir farkı olmadığını!? 22. Michael Crichton: www.instagram.com. Doğum tarihi: 23 Ekim 1942, Şikago, Illiniois. Ölüm tarihi: 4 Kasım 2008, Los Angeles (66 yaşında) Yayımlanan kitap sayısı: 32. Satılan kitap sayısı: 200 milyon. En çok satan kitabı: Jurassic Park (2 kitaplık koleksiyon) Net serveti: 175 milyon dolar. RDn3. Hiç şüphesiz kitapların kendine mahsus bir dünyası var. Müdavimleri bilirler ki bir kitapçıda ya da sahafta birkaç saat vakit geçirmek yıllık iznin büyükçe bir bölümünü kullanmaya eşdeğerdir. Öyle kuşatıcı ve huzur veren bir dünyadır burası. Kitapların dünyasına büyük kısmı Prof. Dr. Haluk Oral'ın gayretleriyle dâhil olmuş yeni bir dünya daha var. Gün geçtikçe kendi sektörünü ve piyasasını da doğuran, kendi kurallarını açıklayan ve kitap dünyasının içinde kendine mahsus bir alan açan yeni bir dünya burası; İmzalı çağdaş yazarlar hem de önceki çağların yazarlarının dokundukları, bir hatırayı, aziz bir kıymeti beraberinde bıraktıkları, kendi dostlarına hediye ettikleri kitapları on yıllar sonra bugün tekrar eline alıp izini sürmek elbette büyük önem taşıyor. İmzalı kitabın kendisinde taşıdığı özel hikâye de yazarın eline alıp ona temas etmesi de bu önemi belirliyor. İmzalı kitapların erbabı böyle söylüyor. İstiklal Şairi merhum Mehmet Akif'in çok yakın bir dostuna özel ithafla imzaladığı bir Safahat'ın kütüphanenizde olduğunu yıllarda Kanada'dan dönüş yaptığı Türkiye'de sahaf sahaf gezip imzalı kitap arayan Haluk Oral, o yıllarda imzalı kitabın ayırıcı vasfının kimse tarafından bilinmediğini söylüyor. Oral'ın özellikle imzalı kitap sormasını anlamsız gözlerle karşılayan sahaflar, yıllar içerisinde imzalı kitabın söylediği şeyin farkına varıyorlar. Bugün artık bir sektör haline gelen, kendi piyasa kurallarını büyük oranda belirleyen imzalı kitaplar, hem eski kitap satışlarını yapan hem de güncel kitapları doğrudan yazarına imzalatıp öyle satışını gerçekleşen internet siteleri üzerinden de okuyucu önüne kitapların dünyasının kapısını aralamak için bu dünyanın bilinen üç önemli ile ismi imzalı kitapları konuştuk. İmzaların kıymeti neye göre belirleniyor, hangi kitaplar daha önemli kabul ediliyor. İmzası çıkan mühim isimleri, imzası nadir olan kıymetli yazarları tespit etmek mümkün mü, imzalı kitaplar koleksiyonerleri için ne anlam ifade ediyor? Bunlar ve benzeri soruları, imzalı kitap denilince Türkiye'de akla gelen ilk isimlerden olan Bir İmzanın Peşinde kitabının da yazarı Prof. Dr. Haluk Oral, cumhuriyet sonrası Türk edebiyatının tüm isimlerinin imzalı ilk baskılarını kütüphanesinde bulunduran şair İbrahim Tenekeci ve sahafların piri olarak bilinen Emin Nedret İşli, hepimizin dâhil olduğu büyük kitap dünyasının içindeki o özel adayı, imzalı kitapları bizim için anlattılar. İşte bugün artık bir sektör haline gelen imzalı kitapların Dr. Haluk Oral Yazar ona ruh üflüyor gibidirİmzalı kitap koleksiyonunun Türkiye'deki en önemli ismisiniz. Nasıl başladı bu tutku?Kanada'dayken Nazım Hikmet'in bir arkadaşı ile tanıştım 1984 yılında. Bu Antalyalı bir Rum'du. Moskova'da Nazım Hikmet'le tanıştıklarında, Nazım kitabını imzalayıp ona hediye etmiş. 1984'te de bu ağabeyimiz Nazım Hikmet'in kendisine hediye ettiği o kitabı bana hediye etti. 1897 doğumlu bir ağabeyimiz idi. Bunun kıymetini burada kimse bilmez demişti. Orada o kitabı aldığımda o duygu çok hoşuma gitti, gurbetteyken sanki gerçekten Nazım Hikmet'le karşılaşmış gibi hissetmiştim. Türkiye'ye dönünce de gördüğüm, bildiğim ne kadar imzalı kitap varsa onları toplamaya kitabı, diğer imzasız kitaplardan sizin için ayıran şey ne peki?Kitaba yazarın dokunmuş olması ona ruh katıyor. Kitap denilen bir obje var ama ona yazar imzasını koyduğu zaman sanki onun için bir ruh da üflüyor. Tabi ben imza günlerinde hani sıraya girilir de yazar her gelene kitap imzalar, bundan bahsetmiyorum. Bir arkadaşına imzalamasından söz ediyorum. Esprisi olan bir şey oluyor, kitabın içinde başka bir kitap gibi orada duran bir şey o. KİMSE İMZALI KİTABI BİLMEZDİİmzalı kitap bir sektör haline geldi, geliyor artık. Ben başladığımda gelmemişti. Kimsenin haberi bile yoktu. Ben toplamaya başladığımda sahaflar bana tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Bu adam deli midir diye. Ben 90'da Türkiye'ye döndüm ve başladım toplamaya. Bu işi ben başlattım diyebilirim NADİRLİĞİ BELİRLİYORPeki, kıymet neye göre belirleniyor, mesela Nazım Hikmet'ten çağdaşı bir edebiyatçı arkadaşına… Bir katalog yok Maalesef hala da belirlenmiyor. Alıcı için ne kadar verebileceğine bağlı biraz. Belli bir borsası yok yani. Alıcıyla satıcı arasındaki mesele. Ama en net belirleyiciliği nadirliği…Siz imzalı kitap alırken neye dikkat ediyorsunuz?Kondisyon önemlidir. İmzanın açık ve net olması OLMAYANLAR BANA SORABİLİRLERMesela bir imza çıkıyor, nadir ve neredeyse hiç görülmemiş. Biz nasıl anlayacağız onun doğruluğunu?Bilen birilerine soracaklar. Önemli sahaflar var, onlara danışacaklar. Bana sorabilirler. Bazen facebook'tan arkadaşlar soruyorlar bana. Sizin koleksiyonunuzda, size göre en kıymetli kabul ettiğiniz imza ile hala arayıp da bulamadığınız imzalar hangileri. İsimlerini öğrensek…En değerlisi benim için az önce anlattığım Nazım Hikmet imzasıdır. Ve hala arayıp da bulamadığım ise Ömer Seyfettin imzasıdır. Son olarak tavsiyeniz ne olur bu yönde. İmzalı kitap almak isteyenler için ne tavsiye edersiniz? Bunun bir pazarı yok sonuçta gidelim alalım diye…Sahaflarla dost olsunlar. Bütün sahaflarla dost olsunlar arkadaş olsunlar. Başka bir yolu yok zaten bugün. Biraz nasip işidir bu çünkü. Denk gelecek ve siz alacaksınız. Emin Nedret İşli Hikayesi olan imza kıymetlidirSahafların piri deniliyor sizin için. Çok uzun yıllardır bu işin içindesiniz. İmzalı kitap bugün artık Türkiye genelinde bilinen bir şey. Bir sahaf olarak cevap verirseniz, imzalı kitapların kıymeti neye göre belirleniyor?Birinci özellik isim olması. İkinci özellik, önemli bir isimden yine bir başka önemli isme imzalanmış olması. Fiyatı artıran ya da eksilten şey bu. Sözgelimi, iyi bir edebiyatçı, onun akranı olan bir başka edebiyatçıya imzalamış, o daha makbul bir şey. Mesela iyi bir şair, akranı iyi bir romancıya imzalamış. Şurada var işte, Atı Alan Üsküdar'ı Geçti kitabı. Rıfat Ilgaz imzalı. Kime imzalamış, senarist Bülent Oran'a imzalamış. Şimdi bu kitap, yine Rıfat Ilgaz imzalı olsun ama sözgelimi Üsküdar Lisesi'nden bir öğretmene imzalı olsaydı yine kıymetli olurdu ama bu kadar kıymetli olmazdı. Üçüncü bir nokta, imzanın ya da ithafın özellikli olması. İnce bir detay, bir husus paylaşmış olması. Filancaya selam diye yazmak var, bir de o aralarındaki dostluğu gösteren bir şey yazmak örnek var mı?Tabi mesela görmüştüm yakın zamanlarda. Ümit Deniz diye meşhur polisiye romanlar yazan bir gazeteci Amerika'ya gitmiş gelmiş. Fikret Otyam da buna kitap hediye ediyor. 'Ulan Ümüüt! Amerika'yı gördün de bir şey mi oldun. Selamlar.' Böyle yazmış. Şimdi burada bir büyük dostluk, bir büyük samimiyet, bir arkadaşlık var. Ben öyle imzalar okudum gördüm ki, mesela Aziz Nesin'in Vehbi Belgil diye felsefeci bir dostuna imzaladığı kitapları gördüm, destan yazmış, mektup yazmış imzalarken. Bir de mesela birbirine zıt insanların birbirine imzaladığı kitaplar kıymetlidir. Ben mesela, Nazım Hikmet'in Peyami Safa'ya imzaladığı kitabı sattım. İthaf, sadece bir imzadan müteşekkil olmuyor. Arkasında bir hikâyesi olan ithaf daha da kıymetlendirir İMZANIN DEĞERİ YOKBazı kitap satış siteleri, imzalı kitap satıyorlar doğrudan. Bazı yazarlar da oturup fabrikada üretim yapar gibi imzalıyorlar…Onların hiçbir değeri yok. Sana dahasını söyleyeyim, imza günlerinde imza attırılarak fabrikasyon gibi olan imzaların da sadece duygusal yanı vardır. Size ait olan kısmı vardır. Yoksa başka önemi yok. Örnek olarak söylüyorum asla küçümsemek için değil, Ahmet Ümit'in, İskender Pala'nın ya da Ayşe Kulin'in buna benzer fabrikasyon şekilde imzalatılan kitaplarını öyle heyecanla falan karşılamıyoruz. Orada bir hikâye yok, bir özellikli husus yok. Ha şu da olabilir, sıradan bir okuyucuya imzalıdır ama adam üç satır şiir yazmıştır. O da çok kıymetlidir. Elinizin altından binlerce böyle kıymetli eser geçiyor. Gördüğünüz en eski tarihli imza hangisiydi?Bir sürü eski imza gördüm. 1880'lı yıllarda atılmış imzalar, yazılmış ithaflar gördüm. Belki daha eski tarihli de görmüşümdür ama şu an hatırıma gelen bu. Ama tabiki bu anlamda kıymetli olan imzalar, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Cemil Meriç… Cemil Meriç'in imzası epey az diye biliyoruz. Az olması da kıymetli yapıyor değil mi?Tabi söylediğin iyi oldu. O da kıymeti belirleyen bir şeydir. Bazı isimler, çok imzalar. Her yerde her tarafta vardır. Ama mesela Cemal Süreya, Oğuz Atay nadirdir. Ve çok kıymetlidir. GÖRMEDİĞİM TEK İMZA ÖMER SEYFETTİNİmzasını görmediğiniz kimse oldu mu?Var tabi. Ömer Seyfettin. İmzasının olduğunu biliyoruz ama şimdiye kadar imzalı kitabını görmedim. İmzalı fotoğraf ya da mektup gördüm, ama kitap görmedim. Tevfik Fikret mesela o da çok nadir imzalamıştır. Akif'in de imzası çok çıkmaz mesela. Safahat'ı çok basılmış olmasına rağmen. Hususen imzalayamayan isimler var bir de. Direkt aklıma gelen Sezai Karakoç mesela…Tabi Sezai Bey'in de çok nadirdir imzaları. Bir de zaten Sezai Bey, kendini geri çeken, kapatan biridir. Bu da kitaplarına yansıyor. Eskiden imzaladığı kitaplar var Tenekeci İmzalara değil, isimlere yöneldim İmzalı kitap koleksiyonu yaptığınız pek bilinmiyor ama ben koleksiyoner olarak sizdeki tutkunun nasıl başladığını anlatmanızı kitap edinme merakım, bir kütüphane oluşturma isteğiyle birlikte başladı. Liste yaptım ve ona göre bir yola çıktım. Hem yaşayan önemli edebiyatçılardan kendi adıma kitap imzalatmak, hem de yaşamayanların imzalı ve nadir kitaplarını biriktirmek. Dönüp baktığımda, yirmi beş yıl geride kalmış. 1989 yılında, İsmet Özel'e kitap kitabın diğerinden farkı nedir? Size ne söylüyor imzalı kitap?Bu farkı pek düşünmedim. İmzalı kitaplar, bir yaşanmışlığı ortaya çıkarıyor. Size bir hatıra anlatıyor. Ayrıca belge özelliği taşıyor. İmzalı kitap alırken nelere dikkat etmek gerekiyor?Kitabın kondisyonu, nadirliği ve bir edebiyatçıya imzalanmış olması. Kendi adıma, bunlara dikkat ediyorum. Bir de, dostlukların nişanesi olarak özel imzalı kitaplar var. Onlar da güzel ÖZEL'İN YERİ AYRIEn kıymet verdiğiniz imzalı kitabınızı ve arayıp da bulamadığınız imzayı öğrenmek bir ayrıma hiç gitmedim. Fakat İsmet Özel›in yeri her zaman ayrı… Ataol Behramoğlu'na imzalı Geceleyin Bir Koşu'yu bulduğumda çok sevinmiştim. Aynı şey, Üvercinka'nın birinci baskısını bulduğumda da olmuştu. Cemal Süreya'dan kitabın kapağının tasarımı yapan Said Maden'e imzalı. Arayıp da bulamadığım bir imza olmadı. Çünkü imzalara değil, isimlere yöneldim, fazla dağılmadım, her gördüğümü almadım. Listemde yirmi isim ve üç yayınevi vardı. Evvela, onlarla ilgilendim. Bütçemi idareli kullandım. O yirmi ismin bütün külliyatını tamamladığımı söyleyebilirim. Birçoğu imzalı. Yayınevleri de bitti gibi Yeditepe, De ve imzaların maddi olarak yüksek bir meblağ tuttuğunu biliyoruz. Bu kıymet neye göre belirleniyor?Belli isimlere yöneldiğiniz andan itibaren, imzalı kitap biriktirme işinin maddi yükü artıyor. Önceden böyle değildi, koleksiyoner sayısı azdı, fiyatlar uygundu. Şimdi Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Tanpınar, Necatigil gibi isimlerin imzaları çok kıymetlendi. Bunun birçok nedeni var. Birincisi, aranması, talep edilmesi. Hem kitaplarının birinci baskılarının, hem de imzalarının nadir olması. Turgut Uyar'ın son imza gününde yedi kitap imzaladığı rivayet edilir. Böyle bir şey… Şunu da söyleyelim Nihayetinde, belirleyici olan, satıcının insafı ile alıcının iştahı. Basılı bir kitaba sahip olmak birçoklarının hayallerini süslemeye devam ediyor. Peki kitap yazmak ne kadar para kazandırır? Sizin ne kadar ödemeniz gerekir? Hepimizin hayallerindendir kitap yazmak. Ta çocuk yaşlardan itibaren kimimiz şiir, kimimiz hikaye, kimimiz de roman yazma denemeleri yaparız. Çocuk yaşlarda A4 boyutunda kağıtları dörde katlayıp kurşun kalemle kitap yazmayanımız mı vardır. Tabi teknolojinin gelişmesi ve her eve yazıcıların girmesi ile birlikte kitap yayınlama denemeleri daha kolay hale geldi. Her ne kadar son yıllarda İnternet kullanımının artması ve insanların günlük denen bloglara yazması ile yazma heveslerini giderdikleri bir mecra oluştu. Buna rağmen basılı bir kitaba sahip olmak birçoklarının hayallerini süslemeye devam ediyor. Yazar olarak yayınevine ne kadar ödemeniz gerekir? Ülkemizde kitap okuma oranının dünya geneli ortalamasına kıyasla çok düşük olduğu düşünülürse bir kitap yazarının ne kadar kazanacağını tahmin edebilirsiniz. Bir eser yazdınız ve bunu bastırmak istiyorsunuz. Birçok yayınevi satış garantisi olmadığı için sizden kitabın tüm masraflarını talep edecektir. Ortalama 1000 baskı yapılan 140 sayfalık bir kitap için ortalama 4 bin TL masraf etmeniz gerekecektir. Yani bir kitap ortalama 4 TL’ye mal olacaktır. Kargo ücreti dağıtım derken kitabı kaça satarsanız kar elde edebilirsiniz? Belki de hesap yapmaya bile değmez. Eğer yayınevi masrafı kendine ait olmak üzere kitabı basmayı kabul ederse bu sefer telif ücreti üzerinden sizinle anlaşma yapar. Kitabın satışından ortalama %5 veya 10 arasında bir rakamdır bu. Etiket fiyatı 30 TL olan bir kitap için minumum 1500, maksimum 3000 TL alacaksınız demektir. Tabi bu bir baskı karşılığında o da kitabın yayımlanmasından en erken 6 sonra alacağınız bir rakam. Kitabınız birden fazla baskı yaparsa bu sefer az biraz para kazandınız demektir. Tabi kitap yazanların çoğunun amacı kitabı bir referans olarak kullanmak istemeleridir. Yazdıkları kitap sayesinde eğitim, sunum, konuşma, seminer gibi ücretli işleri almak mümkün olacaktır. Bunun dışında eğer Orhan Pamuk gibi dünya çapında bir yazarsanız tabi ki kitap yazarak para kazanmanız mümkün. Sadece telif ücreti ile yüzlerce baskı yapan kitaplarınız ve bir çok dile çevrilen tercümeleriniz varsa boğazda yalı sahibi olmanız mümkün. Ülkemizde bir de korsan kitap gerçeği var. Popüler kitapların daha piyasaya çıkmadan korsanları ortalıkta gezmeye başlıyor. Kalitesiz eksik baskılı bu korsan kitaplar hem yazarın hem de yayınevinin emeğine büyük darbe vuruyor. Tabi bilinçli kitap okuyucuları bu korsan kitaplara ilgi göstermese de her malın bir alıcısı olur mantığıyla satın alanı da çok. Uzun lafın kısası eğer kitap yazıp köşeyi dönmek gibi bir hayaliniz varsa gerçekleşmesi için çok çalışmalı ve kısmetinizin dönmesi için beklemelisiniz. İyi şanslar. Bu yıl 13’üncüsü düzenlenen ve gördüğü ilgi nedeniyle yılda iki kez yapılması kararlaştırılan Ankara Kitap Fuarı’nda, Cumhuriyet Kitapları Standı’nda gazetemiz yazarları şair Atatol Behram-oğlu ve Enver Aysever kitaplarını imzaladı. Cumhuriyet Vakfı Genel Sekreteri ve gazetemiz yazarı Işık Kansu ise Telgrafhane Yayınları’nın standında okurlarıyla buluştu. 24 Şubat 2019 Pazar, 2235 Abone Ol ATO Congressium’da düzenlenen kitap fuarı 15 Şubat’ta okurlara kapılarını açmıştı. Yüz binlerce kitapseveri ağırlayan fuar, dün akşam sona gün boyunca yüzlerce yazarı okurlarıyla buluştan fuar, son gününde de kitapseverler ve yazarları bir araya getirdi. Gazetemiz yazarı, şair Ataol Behramoğlu, Cumhuriyet Kitapları standında okurlarıyla buluştu. Behramoğlu’nun; Ne Çok Hain, Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var, Aşk İki Kişiliktir kitaplarına okurları yoğun ilgi gösterdi. Behramoğlu imzanın ardından şiir söyleşisi ve dinletisi gerçekleştirdi. Behramoğlu, söyleşiye katılanlardan kaç kişinin Cumhuriyet okuduğunu sordu. Sayının az olması üzerine Behramoğlu, “Arkadaşlar Cumhuriyet okumadan hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Yakınma hakkımız da olmaz sonra” dedi. Gazetemiz yazarı Enver Aysever de standımızda okurlarıyla bir araya geldi. Kimi zaman okur ve yazar arasında keyifli sohbetlerin de yapıldığı fuarda, yazarlarımız kitaplarını imzalarken, okurlarının gündeme ve kitaplarına ilişkin sorularını yanıtladı. Ankaralıların 7’den 77’ye yoğun ilgi gösterdiği fuarda, Cumhuriyet Vakfı Genel Sekreteri ve gazetemiz yazarı Işık Kansu, son gün de okurlarıyla bir araya geldi. Telgrafhane Yayınları’nın standında kitaplarını imzalayan Kansu’nun son kitabı Yurt Kemiricileri ile Ensarlı Eğitim ve Kan Denizindeki Mercek kitapları okurlarından ilgi gördü. Fahri yazarlarımız Daver Darende, Celal Binzet ve Savaş Sönmez de Telgrafhane Standı’nda okurlarıyla buluştu. En Çok Okunan Haberler Sırtınızı Taksim Meydanı’na verin, Tünel’e yürüyün. Solunuzda Hıdivyal Palas’ı göreceksiniz. Merdivenleri inince de karşınızda 20. yaşını kutlayan Aras Yayıncılık. Eylül 1993’te kurulan Aras bugüne kadar Ermeni edebiyatının farklı türlerinde 40’ı Ermenice, 100’ü Türkçe 140 kitap yayımladı. Peki 20 yıl nasıl geçti? Kitaplığımızda, ders kitaplarımızda Ermeni edebiyatı nerede duruyor, kaçımız tereddütsüz beş yazar sayabiliriz? Ermeni edebiyatına nereden başlayalım? Yayınevinin kurucularından Yetvart Tomasyan, nam-ı diğer Tomo Bey ve editörlerden Ararat Şekeryan Aras Yayıncılık’ı ve Ermeni edebiyatını anlattı. Aras Yayıncılık nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? T İstanbul’da 50 sene önce Ermenice kitap basan yayınevi vardı. Ama kurulduğumuz dönemde yoktu. Jamanag ve Marmara gazeteleri çıkıyordu. Marmara gazetesi sınırlı personeliyle ihtiyaç oldukça kitap yayınlıyordu. Ben ve arkadaşlarım gönüllü çalışıyorduk. Ragıp’ı Zarakolu da analım. Belge Yayınları “Marenostrum Dizisi” çerçevesinde Ermeniceden Fransızcaya, İngilizceye çevrilmiş kitapların Türkçe çevirilerini basıyordu. Öte yandan Mıgırdiç Margosyan 1992’de Gavur Mahallesi’ni Türkçe yeniden yazıp Bebekus Yayınları’ndan yayımladı ve çok ilgi gördü. Ortam böyleyken pratikte Ermeni yazarların eserlerinin yayımlanması ihtiyaçtı. 1993’te biz de ilk Gavur Mahallesi’ni bastık. Yayınevi nasıl bir ortamda kuruldu? T Geçenlerde Kardeş Türküler ve Kalan Müzik de 20. yılını kutladı. Demek ki o yıllar önemli. Devletin katında Ermeni kelimesi hakaret gibi kullanılıyordu. Sıradan insanlar da Ermenileri tanımıyordu. Nüfus memurluğunda bir hanım bana “Yabancı mısınız?” diye sormuştu. Belki iyi niyetiydi, Ermeni olmak kötüydü ya, nezaket gösterip “Ermeni misiniz?” diyememişti. Bu şartlarda sanat ve edebiyatla kendinizi anlatmak için yola çıktık. Ş Yayınevi 1993’te, o karışık yıllarda kuruldu ama 1990’ların sonunda sesini duyurdu. Hatta 2000’lerle birlikte Avrupalılaşma, görece demokratikleşme süreciyle daha faal oldu. Bugüne kadar en çok hangi yazar/kitap ilgi gördü? Ş Margosyan Doğu ve Güneydoğu’da inanılmaz okunuyor. Diyarbakır Kitap Fuarı’nda en popüler yayıneviyiz. Gavur Mahallesi 15. baskısını yaptı. Korsana bile düştü. Bu kadar sevilmesini neye bağlıyorsunuz? T Biraz son yılların konjonktürüne bağlı. Kürt meselesi artık konuşuluyor, tartışılıyor. Margosyan da Diyarbakırlı. Öykülerinde muhakkak Kürtler, Süryaniler, Ermeniler, Yezidiler, Türkler ve Yahudiler var. Hikayelerde herkes kendini görüyor. 20 yılda ne gibi sıkıntılar ve güzellikler biriktirdiniz? T Bugüne kadar baskı görmedik, kitaplarımız toplatılmadı, hakkımızda dava açılmadı. Ama niçin bilemem. Burada eşim Payline ve kız kardeşim Takuhi idari işleri ve dizgiyi hallediyor. Fakat editörlükle, çeviriyle, yayıncılıkla uğraşmak isteyen özellikle de nitelikli genç insan sıkıntımız var. Ş Bugün piyasada Batı dillerinde yetkin çevirmenler var. Ama Ermenicede yok. Bu da editoryal kadromuzun genişleyememesinin temel sebeplerinden; yayın yönetmenimiz Ardaşes Margosyan’la birlikte çalışan iki-üç editör ve yedi-sekiz gönüllüden ibaret bir kadromuz var. T Düşünün bu toplum bin yıldır beraber yaşıyor, iki bine yakın Ermenice harfli Türkçe külliyat var. Ermeniler 1600 yıldır bu coğrafyada kendi alfabesiyle yazılı bir kültür üretmiş. Buna rağmen Türkiye’deki üniversitelerde Ermeni Dili ve Edebiyatı kürsüsü yok. En azından 50-60 sene önce bu bölümler açılsaydı bu sıkıntı olmazdı. “Gözünü çıkarırsam beni göremezsin” Davalardan kaçınmak için otosansür uyguluyor musunuz? T Otosansür değil ama otokontrolden söz edebiliriz. Derdim sana kendimi anlatmak ama gözünü çıkarırsam beni göremezsin. Başımıza dert olacak kitabı basmayız. Fakat bastığımız kitabı makaslamayız. Çeviride zor paragraflar üzerinde tartışırız. Bazen bir cümleyi devrik hale getirirsiniz ve problem kalmaz. Ş Otosansür mevzusunda ilk mesele başımıza iş açmamaksa, ikinci mesele de kuru propagandaya düşmeden derdimizi edebiyatla anlatmaya çalışmak. “Nasıl” yaptığımıza, yani üsluba önem veriyoruz. Estetik değeri olmayan, insandan çok küçük politik hesaplara önem veren kitaplarla ilgilenmiyoruz. Örneğin geçenlerde bastığımız referans eser “1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler”in 1992’de Fransa’daki orijinal baskısının adı “Soykırım Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler”di. Buna dikkat ettik mesela. Sonuçta kitap gazete-dergi gibi hızlıca ve ucuza ulaşılabilen, hızla tüketilen bir şey değil. Toplumdaki genel önyargıları, entelektüel gelişmişlik seviyesini de hesaba katmak gerekiyor. Hele ki bir de Ermenilerle ilgili işler üretiyorsanız. Kitap yayınlamak ve satmak bizim durumumuzda daha çok ikna etmek demek oluyor aslında. Rober Koptaş Hrant Dink’in bu kitabı basmak için yaşadığı sıkıntıları anlatmıştı. T Yayınevini 20 sene evvel Hrant Dink ile kurduk. Hrant üç sene sonra haftalık gazete çıkarmayı önerdi. Ben de “Acele etmeyelim” dedim. Çok heyecanlı bir dosttu, müsaade istedi ve Agos’u kurdu. Agos’ta bu kitaptan özet bölümler yayımladı. O bölümler ilgi görünce kitabı basmaya niyetlendi. Ama üzerinde çok baskı vardı. O dönemde bizim yayımlamamızı istedi ve bu vesileyle kitap buraya geçti. Hrant katledilince üç-dört yıl elimiz varmadı. Sonra bir gün kutuyu açtık ve çalışmaya başladık. Aras Yayıncılık’ın nasıl bir yayın politikası var? T Kâr amacıyla kurulmadık. Çeşitliliğe önem veriyoruz. İran’daki Ermeni bir kadın yazarın romanını da, ABD’deki postmodern yazarı da çeviriyoruz. Mizah kitapları da basıyoruz, yemek kitapları da. Merzifon’da 1913’te Ermenice basılmış yemek kitabımız var. Acaba 100 yıl sonra bugün, Merzifon’da kaç matbaada, kaç kitap basılıyor? Yemek kitapları sadece tarif vermiyor; sözü, belli çerçevesi ve mesajı olan kitaplar. Yemeğe ilgi duyan okurun eline bu kitap geçtiğinde, Ermenilerin de kendi gibi insan olduğunu ve yüz yıl önce Merzifon’da yaşadıklarını anlasın istiyoruz. Ş Aras Yayıncılık’ın mottosu “Ermenice edebiyata açılan pencere”. İlk on yılda yayınevi daha çok öykü, roman, şiir kitapları basmış. 2004-2005’ten sonra ise 1915 tartışmalarının hararetlenmesiyle, 100 yıl öncesine odaklanan tarih kitapları ortaya çıktı. Bugün artık edebiyat ve inceleme-tarih türlerinin arasında bir denge tutturmaya çalışıyoruz. Şiir kitabına bile dizin Editoryal açıdan nelere dikkat ediyorsunuz? Ş Editoryal çalışmamız kitabı zenginleştirme yönünde. Kitaba ne katabileceğimize, hangi makaleleri koyabileceğimize, kimin sunuş yazabileceğine bakıyoruz. Buradaki aktif öğrenme süreci. Çeviriler yoluyla buradayız aslında ve işimiz ölülerle. Mesela o yazarı duymadıysak yayına hazırlarken belki ekstra üç kitap okuyoruz. T Okurun ansiklopedilere bakmasına, google’da aramasına gerek kalmasın. Zaten bulamazlar da. Bir köy adına denk gelince Türkçesini araştırıyoruz veya yazarın zürriyetini bulmak için aylarca uğraşıyoruz. Bazen bir kelime için bir ay bekliyoruz. Agos’un genel yayın yönetmeni Rober Koptaş Aras Yayıncılık’ta 15 sene çalıştı. Burası okul gibi. Tarih, sosyoloji, karşılaştırmalı edebiyat öğrencileri çalışıyor. Yayınevi böyle ayakta duruyor, burada her kitap birini yetiştiriyor. Galiba çok titizsiniz. T Şiir kitabına bile dizin koyuyoruz. Geçenlerde TV programında bundan bahsedince, Karin Karakaşlı dizin istemediğini söyledi. Halbuki önceki şiir kitabına koymuştuk. Virgül dergisinde konuyla ilgili eleştiri yazısı bile çıktı. O arkadaşa mektup yazdım. Edebiyat tarihi araştırmacısı Ermeni şiirinde Prens Adaları üzerine çalışıyorsa, bütün şiir kitabını okuyacağına dizine bakar ve işi kolaylaşır. Bunda rahatsız olacak bir şey yok ki. Ş Yılda on kitap basabiliyoruz. Belli bir kalite standardımız var ve bundan taviz verip kitap sayımızı çoğaltmak derdinde değiliz. Ortaya çıkan iş nitelikli olsun, okuyanlar zevk alsın, kütüphanelerinde saklayabilsin istiyoruz. Geçtiğimiz yirmi yıla bakılınca yayınevi bu anlamda başarılı olmuş denebilir. Sahaflarda Aras Yayıncılık kitabı pek bulamazsınız. Açık Radyo’da Ermeni Edebiyatı Numuneleri’ni nasıl hazırlıyorsunuz? T Payline ile Kasım 2012’den beri çok rahat yapıyoruz o programları. Çünkü kitaplarımızın editoryal hazırlık süreçlerinde oluşturulan önü ve arkası, o 20 dakikayı fazlasıyla günde bir perşembe günleri saat yayındayız. İki hafta önce Vahram Mavyan’ın “Her Yerde Ermeni Var” kitabıyla ilgili program yaptık. O kitabı yayına Rober hazırlamıştı. Eminim fazladan üç, dört Ermenice kitap okuması gerekmiştir o süreçte. Okur profiliniz nasıl? T Yazarlara ve türlere göre değişiyor. Mesela Karekin Deveciyan’ın “Balık ve Balıkçılık” kitabını balık meraklıları okuyor. O kitaptan sonra artık bir başbakan Ermeni kelimesini küfür gibi kullansa bile o kitabı okuyana bir şey ifade etmez. Ş Kemik okurumuz var. Ermenice ve Türkçe öykü, roman ve araştırma kitaplarını daha çok Ermeni cemaati okuyor. Bunun dışında kitaplara ve yazarına göre değişiyor. Mesela Foto Galatasaray’ı bir sürü fotoğrafçı, sanatçı aldı. Ermenilerle ilgili tarih kitapları belli entelektüel birikime sahip Ermeni olmayan araştırmacı, akademisyene de ulaşıyor. “Ermenice rüya görmüyorsanız, edebiyat yapamazsınız” Ermeni taşra edebiyatıyla yeni nesil Ermeni edebiyatı farklı mı? Ş Şu anda taşra da, Ermeni taşra edebiyatı da kalmadı. Son temsilcisi Margosyan, birkaç yıldır üretmiyor. Ermenice diaspora edebiyatı da azalıyor. Çünkü yazarlar yaşadıkları ülkenin dilinde yazıyor. Aslında yayınevinde en sık karşılaştığımız sorulardan biri bu ve bugünlerde bu soruya cevap olabilecek nitelikte 700 sayfalık bir “Ermeni Edebiyatı Tarihi” kitabı hazırlıyoruz. Michigan Üniversitesi profesörlerinden Kevork Bardakjian’ın bu kitapta 1915 sonrasında temaların nasıl değiştiğini, diaspora yazarlarının ya da Ermenistan’dakilerin ne tür bir edebiyat üretiminde bulunduklarını veya bulunamadıklarını ayrıntılı biçimde anlatıyor. Kitapta ayrıca 1500-1920 döneminde doğmuş Ermeni yazarların son derece kapsamlı bir dökümü yer alıyor. T Ermeni taşra edebiyatının gelişmesinde 1915’in de tesiri vardı. Yüzyıl başında diasporaya düşenler hatırlarıyla yaşadılar. O yüzden taşra edebiyatı diasporada ve Ermenistan’da çok tuttu. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ermeni edebiyatında farklı temalar öne çıkmaya başladı. Ermenicede Batı ve Doğu lehçeleri var. Doğu Ermenicesini Ermenistan, Batı Ermenicesini İstanbul ve diaspora Ermenileri kullanıyor. UNESCO’ya göre Batı Ermenicesi artık kaybolma riskiyle karşı karşıya. Egemenin dilinde yazma konusunda neler söyleyebilirsiniz? T Bugün bir iki isim dışında Türkiye’de Ermenice yazan yok. Ermenice küfretmiyorsanız, rüya görmüyorsanız Ermenice edebiyat yapamazsınız. Ermeni okullarında Ermenice artık yabancı dil gibi öğretiliyor. Çocuk okula başladığında İngilizce gibi algılıyor çünkü anadili değil, evde konuşulmuyor. Boyalı, cici kitapların da hepsi Türkçe. Bu şartlarda nasıl üretsinler ki? Fransa’da, İngiltere’dekiler için de durum aynı. Global dünyada azınlıklara yer yok. Ama yılmamak lazım. Yarına ne aktarırız, onun çabasındayız. 20 yılda nasıl tepkiler aldınız? T Hep iyi tepki aldık. Ara sıra fuarlarda ufak sürtüşmeler oldu ama işin tadını kaçırmadı. Bizim kitaplarımızı bilenler veya merak edenler alıyor. Ş Burası aşırı uç çevrelerin ilgisini çekmeyen bir yer. Mesela Agos haftalık gazete ve kötü niyetli gazeteciler tarafından daha kolay öne atıldı, yazılardan münakaşalar çıkarıldı. Ama işin içinde kitap varsa, Türkiyeli, entelektüel, Ermenilerle ilgili okuyup yazmak isteyenler ilgileniyor. Türkiye’de Ermeni yazarlara ilgi nasıl? T Türkçe kitaplarda 1000-1500 basıyoruz ve çoğu ikinci baskı yapıyor. Baskısı tükeneni muhakkak tekrar basıyoruz. Türkiye’de aynı vapurda yolcuyuz. Mesela Yaşar Kemal’in İnce Memed’i Türkiye’de kaç yılda ne kadar sattı ki? O kitap Sovyetler zamanında Ermenistan’da yaklaşık 20 bin basıldı. Köylüler rakı masasında saatlerce kahramanların ruh halini tahlil ediyordu. Ş Aras Yayıncılık Türkiye’nin kültürel iklimden bağımsız değil. Bugün Türkiye’de yazarlar bin-iki bin adet satınca başarılı sayılıyor. Böyle düşünürsek Ermeni yazarlar, tanınıyor ve okunuyor. Kitabevleri ilgi gösteriyor mu veya bakanlıklar kütüphaneler için sizden toplu eser alıyor mu? Ş İstanbul’daki kitabevlerinde politik çekince yok. Sektöre bağlı sıkıntılar var. Butik yayınevlerinin kitapları ön raflarda en fazla ne kadar durur ki? Aras Yayıncılık’ın kitapları "bestseller" değil. T Kültür Bakanlığı belli prosedürlere uygun, belli dönemde basılmış kitapları alıp kütüphanelere dağıtıyorlar. Bizden de iki yıldır kitap alıyorlar. "Birbirimize yabancı bırakıldık" Kültürlerin etkileşiminde edebiyat nerede durur? T “Ermeni Edebiyatı Numuneleri –1913”ü yayımladık. O tarihte Ermeni entelektüel, Sarkis Srents Ermeni edebiyatını Osmanlıcaya çevirmiş ve kitaptaki övgü yazılarına bakılırsa kitap Türk entelektüellerinden büyük ilgi görmüş. Böyle sürseydi bugün birbirimizi daha kolay anlardık. Yüz yıllık cumhuriyet döneminde dışa göç olmazdı. Nüfus memuru bana “Yabancı mısınız?” demezdi. Askerde kimse Ermeni arkadaşına silahını doğrultmazdı. Hrant’ı orada kaldırımın üstünde aşağı indirmezlerdi. Ş İnsanların kütüphanesinde Dostoyevski, Tolstoy, Baudelaire yan yanayken, Türkçeye çevrilmiş Ermenice şiir kitabı da bulunsaydı bugün sadece Ermeni-Türk toplumlarının ilişkisi değil, genelde Türkiye çok farklı bir yerde olurdu. Bu yüzden de olanca zorluğa rağmen burada üretebilmek derdindeyiz. Burası 20 yıl daha yaşarsa belki Dostoyevski’nin yanında Margosyan’ın kitapları, Zaven Biberyan’ın “Babam Aşkale’ye Gitmedi”si de olur. Bu birçok şeyi değiştirecektir. Biraz kişisel ama Ermeni, Rum, Kürt edebiyatında eksiğimi fark ettim. Bu eksiğimi neye bağlamalıyım? T Ders kitaplarında Türk yazarların sansürlendiği ortamda günahınız yok. O Milli Eğitim’in günahı. Ermeni, Rum, Kürt edebiyatı örnekleri zaten ders kitaplarında yer almıyor. Aksine Ermenileri horlayan ifadeler var. Sadece kin ve nefret muslukları açık bırakıldığı için birbirimize yabancı bırakıldık. Aslında insanlar inanılmaz susuz. Mesela Diyarbakır Kitap Fuarı’nda Margosyan kitabını imzalarken, okurlardan biri “Gerçek mi?” dedi ve yazara dokunmak istedi. Margosyan’ı okuyup sevdinizse dokunmak istiyorsunuz. Çok normal bir durum anormal oluyor. Bu da ayrı bir travma. Ş Söylediğiniz genel duruma uygun. Ermeni edebiyatını bilmediğini fark eden ve bundan yakınan pek çok insan var. Tarih kitaplarında da Ermeniler, Rumlar arkadan hançerleyen veya en iyi ihtimalle hoşgörülen toplumdur. Durum böyleyken kim hazırladığı ders kitabına Ermeni yazarlardan örnekler alabilir, hangi hoca derste okutabilir? Nereden başlamalıyım? T İlle pencere açacaksak “Ermeni Edebiyatı Numunleri –1913”ten başlayabilirsiniz. “Babam Aşkale’ye Gitmedi”yi, “Gavur Mahallesi’ni okuyabilirsiniz. Siyasi mizah seviyorsanız Yervant Odyan’ın Yoldaş Pançuni’sini, sanatla ilgileniyorsanız Arshile Gorky’yi okuyabilirsiniz. 1915’teki faşizm nedeniyle Adıyaman’da ailesini yitiren bir yetimin sığındığı Fransa’da 1940’larda Nazizm’e karşı nasıl mücadele ettiğini merak ediyorsanız Misak Manuşyan’ı ya da edebiyatın çeşitli türlerini denemiş ünlü Amerikalı Ermeni yazar William Saroyan’ı önerebilirim. Ders kitaplarında Ermeni yazarlar yer alsaydı ne olurdu? T Bu ülke güleryüzlü, mutlu bir ülke olurdu. Yalnız Ermeni yazarlar değil, Yaşar Kemal de ders kitaplarında olsaydı, insanlar o coğrafyadaki onlarca çiçeğin adını veya bir çiçeği tarif etmeyi öğrenirdi. Onları okuyan çocuklar büyüdüğünde sevgililerine o çiçeklerden bahsetseydi kime ne zararı olurdu? Belki kadın-erkek ilişkilerindeki hoyratlık da bu bilgisizlikten besleniyor. "Öteki" için topyekûn iyileşme Şu anda gazeteciler, avukatlar, öğrenciler, siyasiler cezaevinde. Mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? T İnsanlar düşündüklerinden, yazdıklarından ötürü dört duvar arasında olsun, olacak şey mi? Böyle birbirimizi nasıl anlayacağız? Kanunlar egemenlerden yana. Aslında kanun ezilenden yana olmalı. Zaten egemensin ve tepemdesin. Bir de kanunla tepeme çıkarsan bana yaşama şansı kalmaz. İsmail Beşikçi’yi yıllarca hapiste çürüttük. Kim kazandı? Yine onun dediği yere doğru gidiyoruz. İktidarı anlamak da zor. Bir sene önce bombalar, gencecik çocukların üzerine yağdırıldı. Üç ay evvel Abdullah Öcalan’ı asmaktan bahsediliyordu. Öcalan şimdi çözüm ortağı. Biz neye inanalım? Ama yine de dilimizi barıştan ayırmamalıyız. Gündemdeki barış sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ş Barıştan çok Türklerle-Kürtler arasında yaşanan bir kaos süreci gibi geliyor bana. İki taraf da insanların kafasını karıştırmak için elinden geleni yapıyor. Bir yandan barış konuşuluyor, diğer yandan bombalar yağmaya devam ediyor. Öte yandan İmralı tutanaklarının iki gün içinde basına sızması meselesi... Basında günlerce “Kim, niye sızdırdı?” diye konuşuldu. Halbuki barışın kilidi olarak görülen Abdullah Öcalan’ın Yahudi, Rum ve Ermenilerle ilgili söylediği sarsıcı şeyler var. Otuz yıllık savaşın sonunda gelinen bu “barış süreci”nde Türk resmi görüşlerinin yüz yıllık ezberlerinin Kürt versiyonlarının üretildiğini görüyoruz. Bir iki cılız ses dışında Kürt siyaseti de dahil kimse de çıkıp bunlar yanlıştır, çarpıtılmıştır demedi… T Tüm bunların yanı sıra en görünür mesele Kürt meselesi. Bu yayınevinde kitap basabiliyorsak, Agos çıkabiliyorsa, bunun yüzü suyu hürmetinedir. 30 sene evvel bir Ermeni okulunun tuvaletinde sifon bozulduğunda bile tamiri için sağa sola dilekçeler yazılırdı. Aksi halde teftiş görürdü. Ne yapacaktık? O idareciler çocukları bokun üzerine mi oturtacaktı? Şu anda iyileşme var. Ama ezilen, öteki, yabancı sayılanlar için topyekûn iyileşme lazım. Türkiye’de Kürtlerin problemleri çözülürse, Ermenilerin, transseksüellerin, şiddet gören kadınların da problemi çözülür. Zaten böyle olmazsa o yara yine kanar. Sokakta horlanan transseksüelin derdi, benim derdim. Ermeniliğinden ötürü rahatsızlık yaşayan, Cumartesi Anneleri’ni görmezlikten gelemez. Hiçbir şey bana kadar olmamalı. Dünyaya böyle bakarsak iyi günler yakındır. EG/YY Dizinin diğer röportajları Kürt Edebiyatından Bir Yazar Adı Söyleyebilir miyiz? Rum Edebiyatından Bir Yazar Adı Söyleyebilir miyiz? Meryem Aybike Sinan Kitap fuarlarını severdim… İki yıl öncesine kadar da imza günlerine katılmaya çalışırdım. Özellikle Anadolu şehirlerinde düzenlenen kitap fuarlarının daha içten ve samimi olduğunu da söyleyebilirim. Bu şehirlerde okuyucu da samimidir. Gelen yazara ilgileri, onları ağırlayış biçimleri büyük şehirlerle kıyas götürmez. Kitap ve toplum münasebetine köprü vazifesi de gören bu fuarlar neredeyse bütün şehirlerde düzenlenmeye başladı. Kitap fuarlarının olmazsa olmazı bu fuarlarda düzenlenen imza günlerine katılan yazarlardır hiç kuşkusuz. Yayınevleri, ne kadar çok satan ve popüler yazarı olursa buna binaen iyi kazanç sağlarlar. Yayınevi şöhretli yazarları vitrine çıkarmaya çaba gösterirler zira bunu bir itibar meselesi olarak görürler. Peki, şöhretli yazarların kitap fuarına gidişi, kitap imzalayışı, söyleşi yapışı, kitap ve kültür meselesinde aradığımız niteliği ve niceliği sağlıyor mu? Okuyucunun yazar beğenisi nasıldır veya fuarda aslında neyi aramaktadır kabilinden bir yığın soru sorabiliriz elbette. Tabii bir de kitapların fiyatı bu yıl bu soruların en başına getirilecek anahtar sorudur belki de… Önceleri kitap fuarlarının şehirleri dönüştüreceğini düşünüyordum lakin zaman içinde şahit olduğum bazı olaylar bunun ne yazık ki havada kaldığını bana düşündürttü; nitekim popülarite bu fuarları da kıskacına almıştı bile… Bilmem hangi programın sunucusu olan hanımefendi kendi yazmadığı sadece isminin yazılı olduğu kitabı imzalamak için etrafına topladığı dalga dalga kalabalıkla büyük bir gürültü ile gelip bütün kelli felli yazarlara nispet yapıyordu. Standına toplanan kalabalık, kitabından ziyade aslında hanımefendiyi merakından gelmişti oysa! Şehirlerdeki belediye başkanı, vali ve protokol mensuplarının televizyon şöhretlerine gösterdikleri özeni ve ilgiyi gerçek yazarlardan esirgediklerini üzülerek belirtmek durumundayım. Televizyon şöhretlerine assolist, gerçek yazarlara uvertür nazarıyla bakmaları ise bir başka garabettir ve hatta gaflettir! Sonra Wattpad yazarları adı altında yeni yetme, ergenlikten çıkmamış çocukların etrafında korumalarla kitap fuarlarını dalgalandıran çıkışlarına şahitlik ediyorduk. Özellikle ortaokul ve lisede okuyan kız öğrencilerin yoğun ilgi gösterdiği bu kitapların içeriğini ise ne siz sorun ne de ben söyleyeyim! Bir gün İzmir Kitap Fuarı'nda kitaplarımı imzalarken birden büyük bir çığlık kopup, yoğun bir kalabalık dalgalandı… Henüz on yedi, on sekiz yaşlarında meşin ceketli, kulaklarında küpe olan bir çocuk yazarın standında kuyruğa dizilen kızlara merak edip “bu yazarı neden ve niçin takip ediyorsunuz” diye birkaç soru yönelttim. Ağızlarını yayarak, çığlık çığlığa verdikleri cevap aynen şuydu -Amaa çok yakışıklııı! Bu uzun kuyruk dışarıya, İzmir Fuarı'nın ta içine kadar uzuyordu! O gün bir yayınevimizin emektar bir yazarı bu duruma öylesine içerlemişti ki bulutlanan gözlerini kaçırarak “dükkânı kapamak vakti gelmiş galiba” deyince bu konu üzerinde daha fazla gözlem yapmaya başladım ve nitekim vardığım sonuç vahimdi! Evet… Kitap fuarlarına da olan olmuştu ve popülarizm oraya da el atmıştı. Hasılıkelam, bu gözlemlerimden sonra kitap fuarlarına katılmama kararı aldım. Bir gün umarız ki kitap fuarları edebiyatı, kültürü, sanatı ve medeniyeti gerçekten de dert edinen, kalemini bu minval üzere kullanan hakikatli yazarların toplandıkları birer sanat arenası olurlar… Yoksa kitap fuarlarının da halk pazarlarından hiçbir farkı kalmadı! Emin olunuz...

yazarlar kitap imzalarken ne yazar