BtUgnvp. Yaşar Nuri Öztürk, kendisine en ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde, aramızdan erken ayrıldı. Bir ömür boyu, dini siyaset ve ticaret aracı haline getirmek isteyenlerle mücadele eden Öztürk’ün yeri kolay kolay dolmayacak. Hoca aramızdan ayrılırken Türkiye’nin kendi tarihi tecrübesiyle yanıtladığı şu soru yine gündemdeydi - İslam ile demokrasi birlikte yaşayabilir mi? Soru siyasal İslamın uygulamalarının doğurduğu boğucu hava yüzünden bir kez daha gündeme gelmişti. Oysa, Yaşar Nuri Öztürk bu sorunun cevabını çok kez, ayrıntılarıyla açıklayarak vermişti. Din ile siyaseti birbirlerinden ayırdınız mı İslam ile demokrasinin bir arada yaşaması pek de âlâ mümkündü. Lafı dolandırmanın âlemi yok. Kısacası laikliğin kurallarına uyulması halinde, İslam ile demokrasi pek de âlâ bağdaşabilirlerdi. Türkiye Cumhuriyeti bir dönem bu gerçeğin kanıtı olarak durdu karşımızda. Ama sonra din tacirleri rejiminin Öztürk Hoca’nın zihinlerimize kazıdığı deyimiyle, insanları Allah ile aldatma girişimleri sonucunda yeniden tereddütler doğdu. *** 20. yüzyılda Atatürk’ün ülkesi Türkiye İslam ile demokrasinin bağdaşabilir olduğunun canlı örneğiydi, 21. yüzyılda Burgiba’nın Tunus’u bayrağı devraldı. Tunus’un En Nahda partisinin lideri Raşid Gannuşi partisinin geçen ay yapılan kongresinde, din ile siyasetin birbirlerinden ayrılacağını, bundan böyle politik çizgilerinin bu olacağını ilan etti. Son kongrede genel kurulun yüzde 75 oranında destek verdiği Gannuşi’nin bu düşüncesini En Nahda yaşama geçirebilirse Tunus, demokrasi yolunda ilerleyecektir. Türkiye’de de demokrasinin yeniden kurulması ancak laiklikle mümkündür. Laiklik ve demokrasi ile İslamın bağdaşabileceğinin en çarpıcı, en parlak örneklerinden biriydi Yaşar Nuri Hoca. O, kimi din bezirgânlarının ileri sürdüklerinin tersine, Müslüman laik çekişmesinin olmadığını, asıl çekişmenin Allah ile aldatan din tacirleri ile demokratlar arasında olduğunun kanıtıydı. 1992 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kurucuları arasında yer alan ve bu kurumda Kurucu Dekan olarak görev yapan Yaşar Nuri Öztürk, Türkiye’de son yıllarda dinin çürütüldüğünü, buna ancak Atatürk aydınlığının engel olabileceğini, din bezirgânlarının bu yüzden sürekli Atatürk’e saldırdıklarını belirtmişti. Yaşar Nuri Öztürk’ün düşüncelerini izleyenler, gerçekten inanmış kişilerin, dinin çürütülmesi girişimlerine karşı mücadele etmelerinin zorunlu olduğunu anlarlardı. *** Bütün bu nitelikleriyle Yaşar Nuri Öztürk’ün CHP ile birlikteliğinin uzun sürmemiş olması düşündürücüdür. Şurası bir gerçektir ki, Yaşar Nuri Öztürk, bugünkü CHP gibi mahcup laik değil, Allah ile kandıranlara cepheden saldıran açık ve yürekli bir laikti. Yaşananlar göstermiştir ki demokrasiyi korumak için bugünkü CHP yönetimine egemen olan “aman biz de, dindar görünelim, bize dinsiz dememeleri için fazla sesimizi çıkarmayalım!” türü mahcup laiklik değil, açık cesur savunmada kalan değil, sömürü, soygun ve talanın üstüne üstüne giden yürekli laiklik şarttır. Unutmayalım ki, din tacirleri ve avaneleri dini değil, soygunu savunmaktadırlar. Ama ne yazık ki CHP bu gerçeği görememekte, 1947’den bu yana Allah ile aldatanların oyununa düşmektedir. Yaşar Nuri Öztürk konuşmalarıyla, Allah ile aldatanların güçlerinin yalnız kendilerinden değil, aynı zamanda mahcup laiklerin zayıflıklarından da kaynaklandığını göstermiştir. - Öncelikle hayırlı olsun. Nişanlanmak için manidar bir gün seçmişsiniz... Doğum günüm 5 Şubat, bu ay enteresan bir şekilde güzellikler getirdi ki bunlardan biri de Nazlı'yla yüzük takmamız oldu. 14 Şubat'a denk geldi; zorlamadık, kendiliğinden oldu. Doğum günü hediyesi olduk birbirimize. - Nasıl tanıştınız Nazlı Hanım'la? Saba'nın Tümer programı buna aracı oldu tabiri caizse. Biz “Türk sanat müziğini bugün kim defosuz okuyor?” diye konuşurken ben de Nazlı Hanım'ın önemli bir yeri olduğunu söyledim. Yoksa Nazlı Hanım'ı tanımam; evli midir, bekâr mıdır, kaç çocuğu var, bilmem. O da zarif bir insan, teşekkür etmek için beni aradı. Zaten halası “Koca adam seni övdü, aç teşekkür et” deyince aramış. Oradan başladı iş. Bekâr olduğu ortaya çıkınca tabii kancayı taktım açıkçası. Sonuç böyle oldu. - Bekâr olduğunu nasıl öğrendiniz? Müsaade ediniz, ben de bir söz ustasıyım. “Ankara'da ailecek, çoluk çocuk mu yaşıyorsunuz?” diye konuyu irdeleyince “Bekârım” gülüyor dedi. İçimden “İyi” dedim, “O zaman bekle.” ONUN İÇİN ANKARA'YA GİTTİM - Sonra ne oldu? Sonra ikinci, üçüncü, dördüncü telefon… Bir konuşmamızda “İstanbul'a geliyor musunuz? Müzikle ilgili sohbet edelim” dedim. “Arada geliyorum, gelirseniz konuşuruz” dedi. Ben de “Ankara'ya özel olarak bunun için gelsem ne olur?” diye sordum. “Zahmet olur ama siz bilirsiniz” deyince gittim Ankara'ya. Hayatımda ilk defa bir hanımefendiyle görüşmek üzere şehirlerarası yolculuk yaptım. - Heyecanlandınız mı giderken? Elim ayağım dolaşmadı, lise talebesi değilim ama biraz heyecan oluyor tabii. Daha sonra o İstanbul'a geldi, bir iki kere daha görüştük. Ondan sonra aldı başını gitti... - Aşk hikâyenizi duyan 47 yaşındaki arkadaşım “Benim de şansım var” dedi. Birçok insana umut verdiniz. Nazlı Hanım da 44 yaşında. Gazeteler “Kendinden 20 yaş küçük kadınla nişanlandı” diye yazıyor ama Nazlı 69 doğumlu. Ben 62 yaşındayım, 61 yaşında bir hanım mı bulacaktım? Bunu söyleyen aşağılık, soytarı biri. Nazlı Hanım'ın 30 ya da 25 yaşındaki bir hanımla farkı yok. Ben onda da aynı hayat coşkusunu ve aynı değerleri buluyorum. Anlaşmaya bağlı. 47 yaş âşık olmayı unutacak bir yaş değil. - Peki, aşk evliliği mi yapmış olacaksınız Nazlı Hanım'la?Yine sevgi ve saygıya dayalı bir evlilik olacak. Bu durumdan rahatsız olmayacak derinlikte biri Nazlı. Aşk bir kere olur. Nazlı'ya büyük bir sevgi, saygı duyuyorum. - Bir kere âşık oldum dediniz... Hayatımda bir kere âşık oldum. Âşık olduğum kadınla da evlenemedim. Her neyse şimdi roman yazmayalım. - Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz? Aşk sıkıntı getirir, bana da getirdi. Mevlana “Aşk hiçbir afetten ders almıyor” der. Siz mutlulukla aşkı yan yana koymayın. Aşk afettir. Hayatımda da hep acı ve ıstırap olmuştur. Ama yaratıcıdır da. Mutlu olmak için sevgi ve saygı aşktan önceliklidir. Bir daha aşkın afetine maruz kalmak istemem. Bir defa başıma geldi ve gitti. Kavuştunuz mu aşk bitiyor. Ben aşkın kahrını ve ıstırabını çektim ama şikâyetçi değilim. - Nazlı Hanım bozulmadı mı? Çünkü her kadın kendine âşık olunmasını yüreğimiz büyük. O manada alıyorsanız âşığım tabii. Felsefe adamı olarak aşk denen cevher üzerinde bir felsefi değerlendirme yaptım. Bunu vatandaş Yaşar Nuri olarak alırsanız tamam, Nazlı Hanım'a da âşık olarak nişanlandım. Aşkım da devam edecek. Herkes haftada bir âşık oluyor, biz de ömrümüzde iki defa âşık olalım. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK CANLI YAYINDA NİŞANLANDIĞINI BÖYLE AÇIKLADI VİDEO BENİ KISKANIYOR - Kıskanıyor musunuz Nazlı Hanım'ı? Onun beni kıskandığını biliyorum da… Benim onu kıskanacağım bir davranış içine girmez Nazlı Hanım. Çok akıllı, çok derinliği olan biri. İkimizin arasında sıkıntı olmaz. Çevrem konumum itibariyle çok hareketlidir, bu yüzden kıskanıyor olabilir. Şimdi ben evlendim diye bütün insanlar çevremden çekilecek değil ki. Gazetecisi var, seveni, takip edeni var. Beni manevi kurtarıcıları, manevi babaları olarak gördükleri için bazıları sarılır, öper... Tabii Nazlı da “Ne oluyoruz!” diyebilir. Ama Nazlı bunların üstesinden gelecek ruhta, kültürde bir insan. - En çok neyini seviyorsunuz? Sanatı bir numara bence. Esprili. Bir Anadolu çocuğu sıcaklığı var onda. Çok uyuşuyoruz. Kitaplarımı da okumuş. . - Nikâh tarihi belirlediniz mi? Daha nişan için yemek bile yapmadık. Eşimiz, dostumuz gelecek. Büyük ihtimalle hem Ankara'da, hem İstanbul'da yapacağız. Düğün için ne yapacağımızı henüz tespit etmedik belki teknede yapabiliriz. Nikâh şahidimiz Saba olacak. - Sürpriz yapıyor musunuz? Tabii ki, o benim alamet-i farikamdır. Korkunç sürprizler yaparım. Şaşırtırım. Latifeyi çok seven biriyim. Benimle sohbet ettikten sonra insanlar tadına doymuyor. Buradan Ankara'ya gidişim bile bir sürprizdir. O buraya ekibiyle kayıt için geliyor. Buluşacağımızı konuşmamış mesela, çıkıyor kayıttan, bir bakıyor ki ben oradayım. Çıkar çıkmaz şoför açıyor kapıyı “Buyurun efendim” diyor, o da haliyle şaşırıyor. - Nişan için sürpriz yapmış mıydınız? Ankara'dan gelmişti. Yemeğe gidecektik. Ben de bir mücevherciyle daha önceden konuştum. Bir tek yüzük ölçüsü kalmıştı. Buluştuk. Bir anda kuyumcuya soktum onu. Hemen tak tak yüzükleri yığdılar oraya, “Ne oluyoruz” deyince “Ne oluyoruz yok, birini seç” dedim. Benim yüzüğümü de getirdiler. Böyle şeyler yapmayı severim. - Nazlı Hanım'dan söz ederken yüzünüzde güller açıyor… Ben de yeniden mi âşık olsam eşime…Açmaz mı, açar. Mevlana “İnsanoğlu bir defa doğar, nihayet iki defa... Ben her gün birkaç defa doğuyorum” diyor. Aslında her gün yeniden âşık olmak lazım. Sevdiğim insanla böyle günler yaşarım. Bu zor değil ama bunun kitabı da yok. Gençliğimizde Kız tavlama' kitapları vardı ama bunlar hikâyedir. Böyle olmaz... Mesela öyle boylu, poslu yakışıklı bir adam değilim. Ama bu ayrı bir iştir. Bu ruhtur, konuştuğum hiçbir kadının bana kayıtsız kaldığını görmedim. İstersem sonucunu kesin alırım. Ben çok nal toplattım. Hiç şansları olmaz. - Şeytan tüyünüz var demek… Şeytan tüyü mü, rahman tüyü mü bilmem. Bunun en büyük sırrı samimiyettir, kadın samimiyeti hisseder. Güven vermek lazım. Kadın “Bu adama güvenirim” demeli. Para, pul işi tezgâh, piyasa işi. Ciddi bir ilişkiden söz ediyorsak bu konuda hep şanslı olmuşumdur. Güvenilir adamım. “Yakışıklı adamların olduğu yerde bana ekmek yok” diye düşündüğümde ekmek hep benim olmuştur. Çünkü o samimiyeti ve güveni kadın hemen alıyor. Tabii konuşma, kültür önemli. Hele karşınızdaki kadın da kültürlüyse, şaklabanlıklara prim vermez. Ben de kültürsüzlerle pek diyalog kurmam. Konuştuğum zaman da o derinliğin karşısında görüyorum, eriyor, eğiliyor kadın. TÜM KADINLARDAN ÖZÜR DİLİYORUM - Siz bir zamanlar “40 yaşında kadın alıp ona mı bakacağım?” demiştiniz… O bir magazin maytabıydı. Ama ben yine de siz dahil bütün hanımlardan özür diliyorum. Kırmak için söyler miyim? Bakın şimdi 44 yaşında bir hanımla evleniyorum. Nazlı'ya öyle bir şey dersem dilim kurur. O bir sürçülisandı, yanlış bir ifadeydi. Yoksa 20-25 yaşında bir kızla ne paylaşacağım? Benim de dilimden bazen kaçıyor böyle şeyler. ÜLKEYİ HÜKÜMET DEĞİL ABD YÖNETİYOR - İsmet Özel'in “Namaz kılmayan Türk değildir” sözlerine ne diyorsunuz? Saçmalık! Hiçbir ilmi, dini tutarlılığı yok. - Türk-Kürt barış sürecinde hükümetin çabalarını samimi buluyor musunuz? O işleri hükümet değil, ABD kotarıyor. Onun için hükümetin samimiyetinden söz etmenin bir âlemi yok. Hükümet söyleneni yapıyor. ABD Türkiye'yi eyaleti gibi yönetiyor. Öteyi beriyi konuşmaya gerek yok. Kendimi ahmak yerine koydurmak istemem. İnşallah iyi olur. İnşallah fesat ve fitne biter. - Barış sürecine dair öngörüleriniz var mı? Elbette ki söyleyeceğim çok sözüm var ama bir anlamı yok. Kokmuş ağza sakız olmanın bir âlemi yok. Bana kimsenin bir şey sorduğu yok ki, söylesem de bir işe yaramaz. - Neden size sormuyorlar?Dinciler sormuyor çünkü Cumhuriyetçi ve Atatürkçü ve Kuran'cıyım. Dinciler akılcılıktan, dolayısıyla da Atatürkçülükten rahatsız olur. Kuran dinde de aklın komutan olmasını ister. Akla düşman olan dinci, Kuran'dan nasıl hoşnut olsun! Bunlar açıkça Kuran'a karşı çıkamıyor, Kuran'ı dolaylı yollardan devre dışı bırakıyorlar. - Ya da kendilerine göre yorumluyorlar. “Kuran'ı Arapça okumazsan sevap alamazsın” diyerek Kuran'ı devre dışı bırakıyor. Dolayısıyla akla, Kuran'a ve Mustafa Kemal'e yani Cumhuriyet'e karşı olanların benden hoşnut olmaları mümkün değil. Bir de dinsiz takımı var. Atatürkçülük, çağdaşlık adı altında kitapsızlık pazarlayan. Bunlar da dikkate almaz. Büyük kısmı Mustafa Kemal'e de karşı değil ama Kuran'cı olduğum için benden rahatsız. - Anayasa değişiklik sürecini demokratik buluyor musunuz? Söyleyeceklerimin hiçbir kıymeti yok. ABD “Yapacaksınız” demiş. Yapmazlarsa bir hafta içinde bitirirler bunların işini. Taahhüt böyle olmasaydı CHP'de değil, AKP'de olurdum. Deniz Baykal'ın yanında ben olur muydum? Recep Tayyip gibi huyuma suyuma son derece uygun bir insan varken… - Bu sözlerinizden hükümete yeşil ışık yaktığınızı düşünebilir miyiz? Hayır, yeşil ışığım filan yok. Benim ışığım akılcılık, Kuran'cılık. Kimseye ışık yakmaya tenezzül edecek biri değilim. - Diğer konularda hemfikir misiniz? Dışarı bağımlılık oldu mu olay bitmiştir. Diğer konuların neyini tartışacağım! Barut bitti. 50 tane tartışılacak konu var tabii. Gerek yok. Onayladığım şeyleri yüzde beşi geçmez. Deniz Baykal kim! Bülent Ecevit gibi saygı duyduğum siyasetçi filozof, her bakımdan ruhumun ısındığı, müstesna bir insana “Siyasete girmeyeceğim” demişim. Deniz Baykal'ın ne anlamı var! - Niye siz de Deniz Baykal başkanlığındaki CHP'ye girdiniz?11 Eylül saldırıları olduğu dönemdi. Siyasetin artık İslam üzerinden yapılacağını görünce ülkeme birikimimle bir yarar sağlayayım diye fikrimi değiştirdim. Siyasete girmeyecektim. - CHP'yi nasıl buluyorsunuz?Bana göre Türk parlamentosunda ne yaptığını bilen AKP ve BDP'dir. Ötekiler muhalefet değil. Hiçbir şey değil. Daha fazla konuşturmayın, bu kadarla yetinin. - “Cebrail gelse CHP'yi kurtaramaz” da dediniz, kızmadılar mı size? Neşesi bilir, kızsın. CHP'lilerin içinde vatansever insanlar da var. Yapacakları tek şey bu partiyi kapatıp Atatürk'ün adını istismar etmeden yeni bir sol parti kurmak. 12 Eylül darbesi ABD'nin işidir. Sokaktaki kestane satan çocuk bile bilir. 12 Eylül Darbesi niye bütün partileri kapattı da CHP'yi kapatmadı? Çünkü CHP'nin icraatında Atatürk'ü batıracak. Bunun farkındadır ya da değildir. Onun için CHP'nin bu millete yapacağı en büyük iyilik Atatürk'ün yakasından düşmektir. Onun için CHP diye bir parti olmamalıdır. SİBEL ATEŞ YENGİN / AKŞAM İNTERNET SİTESİ Yaşar Nuri Öztürk 22 Haziran 1945 tarihinde Trabzon’un Sürmene ilçesinde dünyaya gelmiştir. Bayburtlu bir anne, Trabzon Sürmeneli olan bir babanın evladı olan Öztürk İslam felsefesi profesörüdür. İslam felsefesi profesörlüğünün yanında hukukçu kimliğiyle de öne çıkmış bir şahsiyettir. Avukat olması dolayısıyla bu kimliği kazanmıştır. Hem ülke çapında, hem de dünya çapında adını “İslam profesörü” kimliği altında duyurmuştur. Yıllarca medya sektöründe de yer alan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk gazeteci olarak da anılmaktadır. Bugüne kadar fazlaca kitap yazan Yaşar Nuri Öztürk’ün yabancı dillere çevrilmiş bir çok kitabı bulunmaktadır. Kur-an’ı Kerim’in mealini yapan ender kişiliklerden birisidir. Bu bağlamda Kur’an’ın hiç yorum katılmadan çevirisini ilk olarak kendisinin yaptığı bilinmektedir. Öztürk bütün bu özelliklerinin yanında siyasete de atılarak adından söz ettirmiştir. Kendisi Halkın Yükselişi Partisi’nin kurucusudur. Ancak ilerleyen dönemlerde aktif siyaset hayatını Ve Öğrenim HayatıProf. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ilk ve en iyi hocasının babası olduğunu sürekli vurgulamaktadır. Nitekim ilk eğitimini babası tarafından Kur’an okutularak almıştır ve 9 yaşında hafız olma başarısını elde etmiştir. Daha sonra 10 yıllık medrese eğitimi alarak geleceği için ilk adımlarını atmıştır. Öztürk ilahiyat ve hukuk eğitimlerini tamamladıktan sonra 1970 yılında “Son Havadis” gazetesinde dini yazılar kaleme yıl boyunca imamlık ve vaizlik yapan Öztürk 1980 senesinde “İslam Felsefesi” konulu doktorasını bitirerek 1986 senesinde yine bu dalda doçent olma hakkını elde etmiştir. Türkiye’deki üniversitelerde hem öğretim üyesi, hem de dekan olarak toplam 26 yıl aktif görevler alan Yaşar Nuri Öztürk İslam, insan, insan hakları konuları bağlamında bir çok kez konferanslar YaşamıProf Dr. Yaşar Nuri Öztürk 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimlerle birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmiştir. İlerleyen zamanlarda çeşitli sebeplerle bu partiden istifa ederek 16 Şubat 2005 tarihinde Halkın Yükselişi Partisi’ni kurmuştur. Emperyalizme karşı söylemleriyle siyaset yapan Öztürk, partisini genel başkan olarak 2007 yılındaki genel seçimlere ve 2009 yılındaki yerel seçimlere sokmuştur. 12 Ocak 2008 senesinde Hürparti’yi, Halkın Yükselişi Partisi’nin bünyesine katmıştır. Ardından 19 Ekim 2009 tarihinde üniversiteye yeteri kadar vakit ayıramadığını gerekçe göstererek Halkın Yükselişi Partisi’nin genel başkanlığından istifa Çelik Yaşar Nuri ÖZTÜRKSon yıllarda açık yüreklilikle ve ısrarla gündeme getirdiğimiz gerçek din - sahte din ayrımı’’ münasebetiyle, ülkemiz ve insanlarımız açısından çok hayati bazı gerçekler ortaya çıktı. Bu gerçekleri az-çok bilenler elbette vardı, ama bu kez, geniş kitleleri bilgilendirecek gelişmeler oldu. Bunların en önemlisi, bence Türkiye'de bir ruhban sınıfının hatta saltanatının oluşmuş bulunduğunun ve bunun, Türkiye'nin bilimsel, düşünsel, dinsel hatta siyasal ve hukuksal kaderine egemen olma noktasına geldiğinin gün ışığına satırların yazarı, bu gerçeğin yıllardan beri farkında olanlardan biridir. Çünkü yıllardan beri amansız ve acımasız bir ruhban-engizisyon zulmünün mağdurudur. Ne acı kaderdir bu! Ülkenin, dinden çoktan istifa etmiş binlerce insanını dinin içine çeken, onları dinle yeniden kucaklaştıran bir adam, dini yaymak ve yüceltmek istediğini iddia edenlerin zulümlerine maruz kalmaktadır. Yalnız bu fenomen bile çok zalim bir engizisyon-ruhban kahrının pençesinde olduğumuzu göstermeye bu ruhban ekiplerin gerçekten din ve Allah rızası’’ diye bir kaygıları olsaydı, akıl da din de bilir ki, alkışlayıp övecekleri ilk insan ben olurdum. Ama ruhban saltanatının kaygısı din değil, dini maske yaparak egonun iştahlarına tatmin imkánı tanrısal gerçeğin zamanüstü kaynağı Kuran'dan belgelemeye geçerken, dinim, ülkem ve insanlık adına bir kez daha tekrarlamak isterim ki, Türkiye'de amansız ve acımasız bir ruhban egemenliği kurulmuş bulunmaktadır ve Türkiye'nin en dikenli acılarının arka planında bu egemenliğin heveslerinin yarattığı son yıllardaki olaylarla açıkça ruhbanlık ve nedir ruhban zulmü?Bugüne değin, açık bir biçimde telaffuz etmediğim çünkü zulüm biter diye ümitleniyordum bu kavram, eserlerimde, genellikle saltanat dinciliği’’ olarak ifade edilmiştir. Ruhbanlık, Kuran'ın verilerine dayanılarak şöyle tanımlanabilir Dünyevi menfaat ve hükümranlık elde etmek üzere, dinin mukaddeslerini, politika ve çıkarlara ters düşenleri etkisiz kılmak üzere işletmek ve bunun finansmanını, yine dinin mukaddeslerini kullanarak, o dinin mensuplarına yaptırmak sanatının göre, ruhban saltanatı dine ve müminlere zulüm olduğu kadar bir insanlık suçudur da... Çünkü bu suç, konuşma ve savunma imkánlarını, Allah adına’’ karşısındakine teslim etmiş insanlara kötülük şeklinde işlenir. İnsanlık tarihinin hiçbir barbarlığı, hiçbir terörü, hiçbir dehşeti ruhbanlık zulmü kadar ağır ve ürpertici olamaz. Bu suç Mehmet Akif'in ölümssüz ifadesiyle Allah ile iskát edilen’’ yani Allah paravan yapılarak susturulan saf ve temiz insanlara karşı işlenmekte ve daha acısı, finansmanı da o mazlumlara yaptırılmaktadır. Yani zulmü işleyenler için ne risk vardır ne de harcama!..Şimdi Kuran'a bakalım Kuran, ruhbanlıkla ilgili tespitlerini ürpertici bir üslupla yapmıştır1. Ruhbanlık, Allah tarafından dine konmuş bir kurum ve kavram değildir; onu dine, dini ve Allah'ı temsil iddiasıyla ortaya çıkan ekipler sokmuşlardır. Hadid Suresi, 27.2. Ruhban ekiplerin büyük çoğunluğu, insanların mallarını, sizi Allah'a götüreceğiz!’’ diyerek çeşitli oyun ve manipülasyonlarla tıka basa yerler ve sonunda da kitleleri Allah'tan uzaklaştırırlar. Tevbe Suresi, 34.3. Ruhban ekipler günün birinde, Allah'ın yanına ilave edilen rabler’’ yani yedek ilahlar konumuna getirilir Tevbe, 31. Cenab-ı Peygamber bu rableştirme’’nin nasıl vücut bulduğunu ifadeye koyarken şöyle buyurmuştur Dini temsil ettiğini söyleyenlerin çirkin gördüğünü haram, sevimli gördüğünü helal ilan etmek, onları rabler haline getirmektir.’’Muazzez Peygamberimizin bu sözü, ruhban zulmünü tanımada hareket noktasıdır. Ruhban zalimleri, din adına iyi-kötü, siyah-beyaz, cennet-cehennem, helal-haram hükümlerinin kendi ağızlarından çıkan kelimelere bağlı olarak belirlenmesini din’’ yaparlar. Bu ruhban dinine karşı çıkış, derece derece, zındıklık veya káfirlik olarak damgalanır. Araştırma, tartışma, müzakere, kitap, kaynak, insan hakları, değişen şartlar gibi kavramların ruhban lügatinde yeri yoktur. Ya ona teslim olursun, yahut da günün ve menfaatlerin gerektirdiği bir şekil ve tabirle dindışı ilan ve Hz. Muhammed öğretisinin verilerine dayanarak tespit ettiğimiz bu ruhban anlayış ve zulmü, son yıllarda, ülkemizde en acımasız şekliyle uygulamaya konmuştur. Yaşar Nuri ÖZTÜRKSeçimlerde ilgili olarak seçim tarihinden önce tek satır yazmadım; çünkü bu, birileri için kamuoyu oluşturmak istediğim şeklinde yorumlanabilirdi. Oysa ki benim böyle bir işim ve niyetim yoktu. Başka bir deyişle bu, aktif siyasetin içinde olanların işi sonuçları belli olmuş bir seçimle ilgili değerlendirmeler yapmak, bu ülkenin bir vatandaşı, özellikle aydın’’ unvanı taşıyan bir vatandaşı olarak benim de hakkım ve bu hakkımı kullanacak, bu görevimi yapacağım. Bunu yaparken sadece ülkemizin ve insanımızın geleceğini düşüneceğim. Kimseyi kırmak, küçük düşürmek veya övüp yüceltmek gibi bir amacım eveleyip gevelemeden, mertçe ve dost acı söyler’’ özdeyişine uygun bir biçimde ifadeye koyacağım. Beğenen katılır, beğenmeyen düşüncelerimi şu başlıklar altında vermek istiyorumLİDERSİZLİK SANCISIBana göre, seçimlerin tahlilinden çıkarabilecek ilk genel sonuç şu Türk siyasetinde bol miktarda parti başkanı var, ama lider yok. Tek partinin iktidara getirilmemesinin ilk ve en önemli anlamı bence bu. Lideri burada, lügat anlamıyla değil, siyaset felsefesindeki anlamıyla, hatta felsefedeki anlamıyla alıyorum. Bu anlamda lider; ufuk açıcı, yaratıcı, yarınları kuşatıcı, tarihe özel kayıt sayfası açtırıcı, karizmatik devlet adamıdır. Türk siyasetinde işte bu anlamıyla lider yok. Cemal Kutay, Lider yok, parti ağaları var’’ diyor. Ben, o kadar sert söylemiyorum. Lider yok, parti başkanları var’’ lider olsaydı, seçimlerden üç yüz-üç yüz elli milletvekiliyle tek kadroya defalarca iktidar çıkaran bu millet yine aynı şeyi yapardı. İstikrar ve sürekliliğe en çok muhtaç olduğumuz bir zamanda ülkenin kaderini birkaç yamalı bir bohçaya neden sarsın?Ben şöyle düşünmekteyim Genelde İslam dünyasının, özel olarak da Türk siyaset hayatının en ciddi problemi gerçek anlamıyla lider problemidir. Türkiye, 21. Yüzyıl'a girerken bu problemi maalesef çözememiş diyeyim, Allah parti başkanlarımıza kolaylık ve bol şans ihsan eylesin!SEÇİMİN VURDUĞU TOKATLAR1999 seçimleri, bazı zihniyetleri, bazı kadroları ağır ihtarlarla uyaran, hatta tokatlayan bir seçim olarak da dikkat çekmektedir. Bu tokatların en ağırını yiyen anlayışın siyasal-kurumsal veya kategorik adı merkez sağ’’dır. Merkez sağın nasıl tokat yediğini, bu tokatlamanın hep görmezlikten gelinen arka planını ve ortaya koyduğu ibret tablolarını ayrı bir yazıda ele partili hayata geçişimizden beri tam anlamda asla iktidar sahibi kılınmamış solun yediği tokat, ikinci sırada bile değildir. Sol, zaten kırk küsur yıldır iktidarsızlığa mahkûmiyet’’ kulvarında çırpınmaktadır. Bu seçimdeki kaybı, o kulvar içinde bir basamak kaybıdır. Bunun sebebi ise CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın bizi bağışlasın, son zamanlarda siyaset’’ zannıyla sergilediği tutarsızlık, hırçınlık ve oyunbozanlık politikası’’ olmuştur. Bence CHP, dışarıdan desteklediği 55. hükümetin içinde bizzat yer almalıydı. En azından, verdiği desteği sonuna kadar sürdürerek erken seçim macerasıyla hükümet bunalımının sebebi olmamalıydı. Bunu yapmak yerine bir bozgun’’ politikası izledi. Ve bu politika’’nın yarattığı can sıkıntısına cevap olarak millet, CHP'yi bir buçuk okkalık bir tokatla barajın derin sularına gömdü. Şimdi orada dinlensin... Umarız, aklını başına alır da Atatürk'ün partisi, Atatürk'ün devamı’’ gibi iri lokmaları yutmaya kalkmaz. Atatürk'ün partisi ha!.. Atatürk'ün emanetini berbat eden parti’’ demek daha doğru olmaz mı? Aksini söylersek, Bu millet, Atatürk'ü mü baraja gömdü?’’ diye sormazlar mı?Kavramsal başlıklar atarak baktığımızda bu seçimin en ağır tokadını ikiyüzlülük yazımda ikiyüzlülük konusu üzerinde duracağım.

yaşar nuri öztürk ruhlar alemi